Eski Çin atmosferinde ticaret yolları ve yeniden kavuşma üzerine uzun roman
Annenin Üç Günü
酷无极 · Yapay zekâyla yazım · 10527 karakter · Yaklaşık 8 dakika
Lin Qian'ın yola çıktığı sabah bohçası, Lu Yan'ın beklediğinden küçüktü.
Altıncı ayın on ikisinde gün ağarmadan yetişti. Annesi yeni kumaştan biçtiği kısa kollu giysiyi çoktan katlamış, dışına eski bir giysi daha sarmıştı. Elinin altında ablasına götüreceği küçük bir çörek paketi vardı. Oğlunu görünce önce kapının yanındaki leğeni çekti, gülümseyip artık erken gelmeyi hatırladığını söyledi. Lu Yan bohçayı almak için uzandı ama annesi vermedi. Arabanın yanına varınca alırdı. Burada dikilip tek bir sözü parça parça sorulara bölerek içine ne koyduğunu sorgulamasındı.
Lu Zai pencerenin yanında oturuyordu. Bugün giysisinin bütün düğmelerini iliklemişti, ama elindeki kısa ipi birkaç kez doladığı hâlde düğüm atamamıştı. Lin Qian yanına gidip yakasının ucunu düzeltti. İpi onun yerine yeniden bağlamadı. ‘Sıcaklarsan kendin çöz. Bütün gün çözmeden durup da ben dönünce sıkıyor deme.’ Lu Yan babasının öğle yemeğini sorunca Lin Qian bunu dün konuştuklarını söyledi. Tencerede pirinç lapası vardı, babası sol eliyle de kaşığı tutabiliyordu. Oğlu öğlen gelip lapayı ısıtsa yeterdi. Onun da kendisini üç gün eve kapatmasına gerek yoktu.
Batı Pazarı’nın dışındaki Huaicun köyüne, ablasının evine gidiyordu. Önce sokağın başına yürüyüp bildiği bir sebze arabasına binecek, gün içinde varacaktı. Ayın on ikisinde çıkıp on beşinde dönecekti, üç gece olduğu belliydi. Lu Yan ayın dokuzu gecesi Yuepu’ya varmış, onunda yerel iskelenin hesap kopyalarını teslim etmişti. On birinde evdekilere ticarethanenin bu birkaç gün kendisini tekneye göndermeyeceğini söylemişti. Gündüzleri yine ambara gidecek, öğle vakti ve akşam eve dönebilecekti. Lu Yan hepsini tek tek anlatınca annesi başını salladı, boş kâseyi götürüp yıkadı. Biri işlerin görüleceğine söz verdi diye kendine son bir iş bırakıp gidişini geciktirmedi.
Sözünü bitirince yine güldü. Ablasının evindeki ağaç gerçekten kurumuşsa dönüşte babasına bir çift söz söyleyecekti. Babası eskiden meyve vermeyen ağacın kesilmesi gerektiğini söyler dururdu, Lin Qian ise ille de gidip görmek istiyordu. Araba hareket edince sepetin kenarına tutundu. Çıkının köşesinden açık desenli, yarım kollu giysisinin ucu görünüyordu. Güneş bir an parlayınca, sanki sonunda evden dışarı taşıyabildiği küçük bir su parçasıydı.
Sözünü bitirince yine güldü. Ablasının evindeki ağaç gerçekten kurumuşsa dönüşte babasına bir çift söz söyleyecekti. Babası eskiden meyve vermeyen ağacın kesilmesi gerektiğini söyler dururdu, Lin Qian ise ille de gidip görmek istiyordu. Araba hareket edince sepetin kenarına tutundu. Çıkının köşesinden açık desenli, yarım kollu giysisinin ucu görünüyordu. Güneş bir an parlayınca, sanki sonunda evden dışarı taşıyabildiği küçük bir su parçasıydı.
Lu Yan, annesi dönemeçten geçene kadar uğurlayıp sonra eve döndü. Babası hâlâ aynı yerde oturuyordu. Kapının sesini duyunca önce vardı mı diye sordu, ardından kendisi de gülüp daha birkaç adım gitti, dedi. Lu Yan arabaya bindiğini söyleyip ocağa bakmaya gitti. Pirinç tenceresinin kapağında tahta kaşık, leğende yıkanmış sebzeler duruyordu. İkisini de tanımak kolaydı. O da bu üç gün boyunca her zamanki gibi odun atmanın, annesinin yaptığı işleri sürdürmeye yeteceğini sanmıştı.
Öğleyin eve dönünce lapanın dibi gerçekten biraz tutmuştu. Lu Zai, oğlu gelince hemen yiyebilsin diye erkenden ısıtmak istediğini söyledi. Ateşi az beslemişti, kısık ateşte uzun süre kalınca da dibinin tutacağını düşünmemişti. Lu Yan tencerenin başında önce niye beklemedin, diye soracaktı ama babası ellerini çoktan dizlerine çekmişti. Kepçeyle üstten aldı, yanık olmayan kısmı tattı, bir alt katı ayrı kaba koydu. Dibi kazıyıp ikisinin kâsesine karıştırmadı.
Babası oğlunun yine de yediğini görünce yüzü biraz gevşedi. Eskiden tekneye çıktıklarında dibi tutmuş lapayı da yediklerini söyledi. Lu Yan hatırladığını, en çok yandığı sefer ocağın başında bizzat babasının durduğunu, kendisinin de balık sepetine sarılıp dönmeye yanaşmadığını söyledi. Lu Zai homurdandı. İki kere çağırmış da cevap alamamış, ocak o yüzden biraz daha yanmıştı. Söz ağzından çıkar çıkmaz ikisi de gülüverdi, tencerenin dibine bir daha takılmadılar.
Öğleden sonra Lu Yan eski takımları kontrol etmek için depoya döndü. Akşama doğru buhardan yeni çıkmış iki çörek alıp eve getirdi. Babası pencerenin yanında değildi, içi sıkıştı. İç odaya adım atar atmaz Lu Zai’yi sandığın önünde, koyu renk kumaştan bir üstlükle uğraşırken gördü. Sağ eli yenin yarısında kalmış, omzu kaskatı kesilmiş, yaka ensesinde yana kaymıştı. Oğluna, dur, çekiştirme, dedi. Sol eliyle iki kez daha uzanmaya çalıştı, kendi de telaşlandı. Sonunda, şu ucu çeviriver, dedi.
Lu Yan dediği gibi destek oldu, dışarı doğru zorla çekmedi. Babasının omzu biraz gevşeyince üstlüğü giydirdi. Bu akşam nereye gideceğini sordu. Babası, sokağın güneyinde eski bir meslektaşım çay içmeye çağırdı, dedi. Eskiden annen her seferinde gece yolunun iyi olmadığını söylerdi. Bugün erkenden gider, hava kararmadan dönerim. Lu Yan kapının dışına baktı. Hava hâlâ aydınlıktı ama babası önce onun yüzüne baktı, sanki o da “Gitmene gerek yok” sözünü bekliyordu.
Lu Yan o sözü söylemedi. Getirdiği çöreği ikiye bölüp babasına önce bir iki lokma yemesini söyledi. Babası elinde çörekle giderse yemek yememiş gibi görüneceğinden yakındı. Yine de kapıya varınca dönüp bir parça kopardı, ağzına attı. Lu Yan arkasından kâğıdı toplayıp dışarı çıktı. Babası yolu bildiğini söyledi. Lu Yan da biraz sebze alacağını söyleyince sokak boyunca ağır ağır birlikte yürüdüler.
Çayhanede üç kişi vardı. Lu Zai’yi görünce hepsi adıyla seslendi, biri kalkıp arkalıklı sandalyeyi ona verdi. Lu Zai oturunca sırtı biraz doğruldu. Ağzını açtığında sesi eskiden kumaş tezgâhında pazarlık ederken nasılsa öyleydi. Lu Yan kapıdan hangi eski dükkânın el değiştirdiğini konuştuklarını dinledi. Babası birinin adını yanlış söyledi. Öbürleri gülerek düzeltince biraz alındı, ardından kendisi de güldü. Masanın altında giysisinin kenarını parmakları arasında evirip çeviriyordu, ama hasta kabuğuna bütünüyle çekilmemişti.
Oğlu baştan sona yanında oturmadı. Çaycıya babasının ağır hareket ettiğini, kalkacak olursa koluna girmesini rica etti ve bir saate döneceğini söyledi. Çaycı onu tanıdığını, ayağa kalktığında öylece bırakmayacağını söyleyince Lu Yan sebze almaya gitti. Babasının sevdiği körpe sürgünlerden bir demet seçti. Satıcı nasıl pişireceğini sorunca hafifçe, dedi. Sonra ateşin ayarını bile tarif edemiyorsa en körpe sürgünleri de lapa edeceğini fark edip yapması daha kolay birkaç şey seçti.
Döndüğünde babası birine eskiden kullandıkları bir su yolunu anlatıyordu. Elini pek yukarı kaldıramıyordu, ama gözleri parlıyordu. Lu Yan bir süre ayakta bekledi, babası sözünü bitirince seslendi. Eski meslektaşı ona da bir fincan çay içmesini söyledi. Lu Yan oturunca babası onu oğlu olarak tanıttı, hâlâ Yonghe Ticarethanesinde yük denetlediğini söyledi. Sefer düzenlemesinden aldığı ek seksen wen’i de anmadı. Hangi sefere baktığı sorulunca Lu Yan artık iade kaplarıyla eski yükleri denetlediğini söyledi. Babası fincanına baktı, oğlunun sözünü daha önemli göstermek için araya girmedi.
İkisi de akşam yemeğini geç yedi. Lu Zai oranın çayını açık bulduğunu söyledi. Lu Yan açık çaydan üç fincan içtiğini hatırlattı. Babası yarım gün konuşunca insanın boğazını ıslatması gerektiğini söyledi. Evde kâseleri önlerinden kaldıracak kimse yoktu. Babası sol elini uzattı, oğlu ağır olan iki kâseyi alıp küçüğünü kendisine bıraktı. Bulaşıkları yarılamışlardı ki babası birden Lin Qian’ın bu akşam ne yiyeceğini sordu. Lu Yan ablasının onu aç bırakmayacağını söyledi. Babası, ‘Aç kalacak diyen kim? O evde yeşil soğanı bol koyarlar. O, kâsenin içi baştan aşağı soğan olsun istemez,’ dedi.
Lu Yan gülecek oldu, sonra gülümsemesi yavaşça söndü. Eskiden annesi yiyebildikten sonra önüne ne konsa olur sanırdı. Meğer onunla bunca yıl yaşamış biri sevmediği bir avuç yeşil soğanı bile hatırlıyordu da yüzüne karşı ne yemek istediğini sormaya pek yanaşmıyordu. Babası kandilin fitiline bakıp alçak sesle, orada tavuk çok, sabah erkenden öterler, o da ille ağacı görmeye gidecek, yine doğru dürüst uyuyamayacak galiba, dedi.
“Belki de iyi uyur,” dedi Lu Yan.
Babası bir “Hı” deyip sözle çekişmedi. Oğlunun daha önce yeni kumaşı sardığı, şimdi boş duran kâğıdı alıp düzledi. Bir dahaki sefere başka bir şey sarmak için saklayacaktı. Kâğıdın köşesi kıvrıldıkça geri atıyordu. Baba oğul iki ucunu bastırdı ama az sonra yine açıldı. Lu Zai sonunda yaşlılığında bir kâğıt parçasıyla bile baş edemediğine gülüp onu sandığın kapağına sıkıştırdı. Önce bir gece orada kalsındı.
Ayın on üçünde öğleden sonra Lu Yan, babasının eline batan eski pencere sürgüsünü çıkardı. Ahşap sağlamdı, yalnız bir köşesi sürtüne sürtüne keskinleşmiş, sürgüyü iterken hep sağ elinin parmağına çarpar olmuştu. Lu Yan küçük bir bıçakla köşeyi yuvarladı, avucunun köküyle deneyip sürgüyü yuvasına taktı. Babası iki kez itip denedi. Övgüyle bir şey söylemedi, eliyle yuvarlak köşeyi bir daha yokladı. Sonra pencereyi daha çok açıp oturdu, birkaç eski ipi düzeltmeye koyuldu.
Lu Yan yanında işe yarayacak kısa parçaları ayırıyordu. Babası yalnız boylarına bakmasına izin vermedi, ipin dışından bir yer gösterip lifleri bükerek açmasını söyledi. İçi gevşemişti. Hafif bir bohça bağlamaya olurdu, ağır yük taşımaya gelmezdi. Lu Yan denileni yaptı, gerçekten de birkaç tel tiftiklenmişti. Babası biraz gururlandı. Oğlu bunu bastırmaya çalışmadan o ipi az önce gözden kaçırdığını söyledi. Lu Zai ipi ayrı bir yere bıraktı. Elleri ağırdı ama iki türü de hâlâ gayet iyi ayırabiliyordu.
Ayın on dördünün gecesi bir süre yağmur yağdı. Lu Yan dışarıdaki sedirde uyuyordu. Uyanınca babasının üstüne giyecek bir şey aradığını duyup kalktı. Meğer pencereyi fazla açık bırakmıştı ve rüzgâr öbür uçtan içeri giriyordu. Kanadın birini kapatıp babasına eski gömleğini getirdi. Babası gömleği giyip yerine oturdu, bir süre sonra da oğluna yatmasını söyledi. Soğuduğunu anlayamayacak değildi ya. Lu Yan uzandı. Yağmur saçakta aralıklı aralıklı tıpırdıyordu. Uyandırılmanın verdiği o hafif huzursuzluk hâlâ içindeydi ama kulağı artık yalnızca gelecek sesi bekler gibi tetikte değildi.
Ayın on beşinde öğleye doğru Lin Qian gerçekten döndü. Araba sokağın başında durdu, o da bohçasını taşıyarak yürüdü. Kapıdan girer girmez ikisinin de evde olduğunu gördü. Ocağı, tencereleri denetlemeden elindeki yarım sepet sebzeyi Lu Yan'a uzattı. Babası ağacın nasıl olduğunu sordu. Lin Qian ölmediğini, yapraklarının onun söylediğinden bile sık olduğunu ama meyve vermediğini anlattı. Ablasıyla altında oturmuşlar, sivrisinekler ikisini de fena ısırmıştı. Yine de ablası kalkmak istememiş, bunca yılda eski hikâyelerini ikinci kez dinlemek isteyen pek kimse çıkmadığını söylemişti.
Lin Qian anlatırken kendisi de güldü. Saçları biraz gevşemişti, arasında ablasının verdiği küçük, eski bir saç iğnesi vardı. Lu Yan her sabah erkenden kalkıp kalkmadığını sordu. Annesi başını salladı. İlk gece tavuklar gürültü etmişti, sonrakilerde uyuyakalınca duymamıştı. Ablası ise fazla uyumasından endişelenip soğuyan kahvaltıyı yeniden ısıtmış, ısıtırken de onu uyandırmaktan korkmuştu. Babası duyunca dudaklarının ucu kıpırdadı. Madem öyleydi, hiç gitmeseydin, demedi.
Lin Qian ellerini yıkayıp yemeğe oturdu. Babası orada yemeklere hâlâ çok taze soğan koyup koymadıklarını sordu. Lin Qian onun bunu hâlâ hatırlamasına şaşırdı. Ablasına söylediğini, son gün soğan katmadan yarım kâseyi ayrı ayırdıklarını anlattı. Lu Yan annesine bir kâse doldurup babasıyla göz göze geldi, ikisi de güldü. Annesi şaşırıp neye güldüklerini sorunca oğlu, babasının bu birkaç gündür onun orada nasıl yemek yediğinden söz edip durduğunu söyledi. Lin Qian kocasına şöyle bir baktı, sonra başını eğip çorbasını içti. Kulağının yanındaki eski saç iğnesi ışıkta hafifçe sallandı.
Öğleden sonra nakliyathaneye dönüp eski kapların sayımına ait iki sayfayı teslim etti. Fei Shao üç günün nasıl geçtiğini sordu. Lu Yan biraz düşünüp babasının gidip bir güzel çay içtiğini, annesinin de ağacı gördüğünü, kendisinin ise bir seferinde tencerenin dibini yaktığını söyledi. Fei Shao gülüp yarın denetlenecek diye tencereyi de getirme, burada yer yok, dedi. Lu Yan da güldü. İp işaretini kontrol etmesi gereken sıradaki eski sepeti aldı ve önce ağzındaki gevşek kısmı hafifçe çevirip elinin önüne getirdi.
· Bölüm sonu ·
Bu kitap, yapay zekâ desteğiyle özgün olarak yazılmış; Li Bai’nin 《长干行二首》 (Chang Gan Türküleri: İki Şiir) eseri ile bu sitedeki özgün kısa öykü 《青梅旧账》 (Yeşil Eriklerin Eski Hesabı) genişletilerek oluşturulmuştur. Kişiler, ticarethaneler, fiyatlar, coğrafya ve tarihler bütünüyle kurgusaldır; eski borçların açıklığa kavuşturulması, zanaat ve emeğin yeniden görünür olması, yetişkinlikte ilişkinin koşullarının yeniden belirlenmesi gibi özgün eserin temel unsurları korunmuştur; şairin biyografisi değildir.
Yorumlar
Yorumlar yükleniyor…
Ne söylemek istersin?Yorumlara katılmak için giriş yap →