Eski Çin atmosferinde ticaret yolları ve yeniden kavuşma üzerine uzun roman
Yalnızca Yüz Altmış Aldı
酷无极 · Yapay zekâyla yazım · 9509 karakter · Yaklaşık 8 dakika
Lu Yan parayı tezgâha kaldırırken Yao Jia küpün kapağının altından ince bir bambu şerit çekiyordu. Bez bohça onun beklediğinden daha gürültülü düştü. İçindeki paraların ağırlığı birden aşağı çökünce tezgâhtaki bambu kaşık sıçradı. Lu Yan hemen elini uzatıp kaşığı tuttu. Yao Jia kapağı çoktan sağlamca bırakmıştı. Dönüp bunların hepsini buraya mı getirdiğini sordu.
“Yeşil eriklerin parası,” dedi. “Bir de bu yıllar için üzerine konması gereken.”
Sabah ipi yeniden bağlamıştı. Sayması zahmet olmasın diye anaparayla faizi özellikle ayırmış, sonra bu ayrım fazla göze batar da gösteriş gibi durur diye ikisini de tek kat mavi beze sarmıştı. Şimdi Yao Jia düğümü çözmek için elini uzattı, önce ipin kısa ucunu usulca çekip çıkardı. Lu Yan’ın kendisinden bile daha çabuk çözdü. İki para dizisini elinde düzleyince Lu Yan onun başparmağındaki yeni çatlağı gördü. Hepsini saymana gerek yok diyecekti, söz dudaklarına kadar geldi ama saymaya devam etmesine izin verdi.
Saymanın yarısında, iki omuz yüküne ne kadar hesapladığını sordu.
«Bir dan için beş yüz. O yılın fiyatını hatırlıyorum. Şuradaki beş yüzü ben ekledim, ailen benden istemedi.» Kendi isteğiyle fazla verdiği kısmı yanlış anlayacağından korkar gibi aceleyle açıkladı. Yao Jia ona bakıp hafifçe «Öyle mi,» dedi, faiz için dizilmiş para bağını bir yana koydu ve dolaptan kat kat katlanmış eski bir kâğıt çıkardı.
Kâğıtta eskiden deftere dikildiği yerlerden kalma birkaç köşeli delik vardı. Yao Jia arka yüzünü yukarı çevirip eliyle düzeltti, sonra önünü Lu Yan'a gösterdi. Lu Yan bir bakışta babasının soyadını gördü. Ardından iki omuz yükü erik yazıyordu, kenara doğru bir de 退, iade işareti vardı. Kâğıdı yakına çekti. Çizgiler o zamanki yük fişlerine hiç benzemeyecek kadar inceydi. Sanki bir kez daha baksa o karakterin çizgileri başka bir yere bağlanacaktı.
“İkinci omuz yükü, tekne kalkmadan geri geldi,” dedi Yao Jia. “Dördüncü ayın sekizinde baban yer olmadığını söyleyip birine geri göndertmiş. O gün annem sepetin dibindeki birkaç eriğin ezilip yumuşamasına içerledi, sağlamları kendi eliyle ayırıp salamuraya koydu. O küp ancak yeni yılda açıldı, ben de yedim.”
Ayın sekizini hatırlıyordu. Aklında kalan erikler değil, dış depoda taşıdığı nem çekmiş kumaş topuydu. Babası nehir kıyısında acele ettiriyordu. Eve gidip kuru bir giysi almak istediğinde babası önünü kesmiş, bu sefer iş çok, insanları daha fazla bekletme, demişti. Bütün gün yük taşımış, gece avuçları sürtünmekten yanmıştı. Giysisinin hâlâ ıslak olduğunu ancak ertesi gün tekneye binince fark etmişti. O iki omuz yükü erikle ilgili sonradan aklında kalan tek şey, bedeli tam ödenmemiş öteki mallarla birlikte Changgan’dan çıktıklarıydı.
“Bir yük daha var.” Anapara olarak getirdiği sikke dizisini ona doğru biraz daha itti.
Yao Jia bir makbuz daha çıkardı. Bu kez yazı daha kalındı. Kereste bedeli üç yüz kırk wen yazıyordu, altında He ailesinin işareti vardı. Lu Yan o tek çizgiyi tanıdı. Marangoz He'nin babası dolap köşelerine böyle bir çengel oymayı severdi. Lu ailesi o sefer tekneye birkaç parça kereste almıştı. Annesi ayın altısında bunları Yao ailesinin arka saçağına yollatmış, yağmur sızdıran bir mertek bölümünü onartmış ve ocağın yanında çürüyen kirişi değiştirtmişti. Makbuzda Yao ailesinin de işareti vardı. Yeşil erik hesabının sekizinci gün satırında ise kereste bedelinin üç yüz kırk wen olarak mahsup edildiği açıkça yazıyordu.
Tezgâhın arkasındaki saçak köşesinden açık renkli bir tahta kenarı uzanıyordu. Dün içeri geldiğinde yalnızca sirke kokusunu duymuş, başını kaldırmamıştı. Şimdi Yao Jia yukarıyı gösterince o kereste parçasının iki yanındakilerden gerçekten daha koyu olduğunu gördü; sanki yılların nemi hep orada durmuştu. Annesinin giysileri toplarken Yao ailesi için kereste ayırdığını söylediğini hatırladı. O da bir sesle karşılık vermiş, ama bunun ayrılmadan önce komşuya verilen birkaç ufak artık parçadan ibaret olduğunu sanmıştı.
Yao Jia anaparadan yüz altmış wen sayıp geri kalanını Lu Yan’a itti. Faiz diye getirdiği beş yüz weni de onlarla birlikte geri verdi. Bez tezgâhın üzerinde katlanınca sikke dizisi takıldı. Yao Jia onun için kat yerini de düzeltti. Hesabı hızlı yapmıştı, yine de bir daha kontrol etmek isteyip istemediğini sordu. Lu Yan başını iki yana salladı, biraz sonra başıyla onayladı. Beş yüzden üç yüz kırkı çıkardı, içinden iki kez hesapladı.
“Baban sana söylemedi mi?” diye sordu.
İçgüdüyle babası adına cevap vermek istedi. Çok işi vardı, sonra hastalandı, bunları nasıl hatırlasın, diyecekti. Ama Yao Jia nedenini sormamıştı. Söyleyip söylemediğini sormuştu. Kâğıttaki 退 imine, ‘iade’ kaydına baktı ve sonunda söylemediğini kabul etti. Söz ağzından çıkınca ensesinden yukarı bir sıcaklık yürüdü, az önce parayı taşırken olduğundan da çabuk. Buraya gelirken en fazla geç ödediği için mahcup olacağını düşünmüştü. Fazla para getirdiği için elindekini nereye koyacağını bilemez hâle geleceğine hazırlıklı değildi.
Yao Jia aldığı parayı küçük bir ahşap kutuya koydu, tezgâhın yanındaki bozukluklara karıştırmadı. Lu Yan’ın bakışı kutuyu izledi. Birden sordu: “Bunca yıl sıkıntı çektiğinizde ihtiyacınız şu yüz altmışla kalmamıştır herhâlde.”
Yao Jia’nın eli kutunun kapağında durdu. Avlunun dışında biri kırık bir çömlek kâseyi taşla dövüyordu. Üç dört vuruştan sonra kâse parçalandı. Lu Yan onun sözünü bitirmesini beklediğini sanıp devam etti. Babasının işi bozulduktan sonra Yuepu’da onlar da bir süre zar zor geçinmişlerdi, parasızlığın ne demek olduğunu biliyordu. Yao ailesinde sonradan yalnız o ve annesi kalınca işleri daha da zor olmuştu. Fazlasını faiz sayamıyorsa bugün dönmüş birinden ufak bir gönül armağanı kabul edebilirdi.
“Önce sen bunları geri al,” dedi.
Sesi yüksek çıkmamıştı ama Lu Yan elini çekti. Yao Jia kutunun kapağını kapatıp önce kapıya gitti, kâseye vuran adama eski kabı iade etmeye mi geldiğini sordu. Adam kâsenin ağzının zaten çentik olduğunu, onun dükkânına ait sayılmadığını söyledi. Yalnız duvarın dibinde parçalayıp avlusundaki çukuru doldurmak istiyordu. Yao Jia bakıp yola yuvarlanmış birkaç çömlek parçasını kenara itti. Sivri uçları dışarı dönük bırakma, dedi. Yao Jia orada çömelmişti, Lu Yan tezgâhın yanında ayakta, bez bohçası açık duruyor, sanki hâlâ gerçek bir cevap bekliyordu.
Yao Jia dönünce Lu Yan başka bir niyeti olmadığını söyledi. Yao Jia bir süre ona baktı, sonra bunca yılı nasıl geçirdiğini bir daha anlatmasını isteyip istemediğini sordu. Sert çıkmamıştı, hatta yüzünde biraz yorgunluk vardı. Yine de Lu Yan'ın aklına hemen az önce onu anladığını göstermek için sıraladığı onca söz geldi. Yao Jia'nın kolundaki açık renk ipliği gördü. Dün gece o yeri kimin onardığını sormak istemişti, şimdi söze nereden girse yerinde olacağını birden bilemez oldu.
“Annemden geriye kalanlar bu borçtan ibaret değil.” İki kâğıdı kaldırdı. “Ona teşekkür etmek istiyorsan eskiden önüne koyduğu o birkaç kâse sebze yemeğini hatırlaman yeter. Bu kutudakiler yeşil erik. O ayrı bir mesele, bunu ona karıştırma.”
Lu Yan başını eğdi, bin üç yüz kırk bakırı yeniden sardı. Mavi bez hâlâ kareydi, ama içindeki yığın biraz eksilmişti; nasıl katlasa gelişindeki kadar düzgün olmuyordu. Parmakları ipi bir kez yanlış doladı; Yao Jia gelip çözmedi. Sonunda gevşek bir düğüm bırakıp parayı kesesine koydu. Omzu birden ağırlaştı, içiyse hafiflemekten biraz boşluğa düşmüş gibi oldu.
Yaşlı bir tofu satıcısı omuz sırığıyla kapıya gelip içeriye “Xin abla!” diye seslendi. Söz ağzından çıkınca önce kendisi şaşırdı. Yao Jia, “Geliyorum,” deyip önce yükünü yere bırakmasını söyledi. Adam hemen hitabını “Jia Hanım” diye düzeltti. Yirmi yıldır öyle sesleniyordu, dili gözünden hızlı davranmıştı. Yao Jia gülümseyip boş bir kâse çıkardı. Lu Yan yana çekildi. Yaşlı adam tofuyu keserken her zamanki gibi köşeden biraz fazlasını veriyor, Yao Jia ise parasını hiç eksik saymıyordu. İkisi de o küçük köşeden söz etmedi.
Lu Yan gitmeyi düşünüyordu, ama tezgâhın altındaki mavi bez bohçayı görünce daha bakılmamış çok hesap olup olmadığını sordu. Yao Jia’nın elindeki tofudan kâseye ince bir su çizgisi aktı. Eski hesapları birkaç farklı elin yazdığını, hangi borcun mahsup edildiğini, hangisi için yalnızca söz verildiğini anlamak üzere önceki ve sonraki kayıtları karşılaştırması gerektiğini söyledi. Çatı da onarım istiyordu, bu işe bütün bir gün ayıramıyordu. Lu Yan’ın para kesesine göz atıp içeride kapanmamış ne varsa hepsini üstlenmesini istemediğini ekledi.
“Bakmana yardım edebilirim,” dedi Lu Yan.
Bu söz ağzından çıkınca sonunda elinin altında bildiği bir iş varmış gibi hissetti. Hesap doğrulamak, eski fişleri bulmak alışık olduğu işlerdi. Ayakta durup ne söyleyeceğini bilememekten daha kolaydı. Yao Jia günlük ücretini sorunca neredeyse hemen gerek yok diyecekti. Daha ilk heceyi söylemişti ki Yao Jia tofu kâsesini en uzaktaki kuru yere bırakıp sözünü bitirmesini bekledi. Lu Yan baştan alıp Yuepu’da başka dükkânların dağınık hesaplarını kontrol ederken bir günlük yemek dâhil on sekiz wen aldığını söyledi.
Yao Jia hemen kabul etmedi, önce kaç gün gerekeceğini sordu. Lu Yan defteri alıp ortalarına doğru çevirdi. Düğün ziyafetine ödünç verilen masa ve sandalyelerle ilgili küçük notların da araya sıkıştığını görünce bir sabah yeter demeye cesaret edemedi. “Önce üç gün bakalım,” dedi, “doğrulayabildiklerimizi netleştirir, gerisini ayrı tutarız.” Yao Jia bir an hesaplayıp bugünün de bir gün sayılacağını, şimdi başlayıp öğleyi biraz geçene kadar çalışacağını söyledi. Yarın ve öbür gün daha erken gelsin, ona yemek ayıracaktı. Lu Yan başını salladı, avucu eski bir kâğıdın pürüzlü köşesine değdi. İlk kez hemen düzeltmeye kalkmadı.
Yao Jia tofuyu yıkamak için arka avluya geçti, onu tezgâhın önünde bıraktı. Lu Yan kendi fırçasını çıkardı, ondan mürekkep taşı istedi. Yao Jia pencerenin ötesinden en üst gözde olduğunu, yanındaki küçük kâsede su bulunmadığını söyledi. Lu Yan elini uzattığı sırada ince bir ekşi koku aldı ve güldü. Az kalsın mürekkebi su yerine sirkeyle ezecekti. Yao Jia içeriden gülüşünü duyup o da güldü. Annesi eskiden kâseyi hep oraya koyardı, o da her seferinde az kalsın karıştırırdı.
Bir süre elinde fırçayla durdu. Çocukken Yao Jia’nın annesinin alnına fiske vurduğunu hatırladı. O yüzden bu evde hiçbir zaman büsbütün rahat edemezdi ama her seferinde karnı doyardı. Başta o günleri de büyük borcun içine sarıp koymuştu. Sanki bugün her şeyi öderse eski komşuların karşısında başı dik durabilecekti. Şimdi kâse aynı yerindeydi, o kadından yalnızca hatırası kalmıştı. Hesapta kapatabileceği borç ise topu topu yüz altmış wendi. Bu kalem için ödemenin alındığını yazdı, sonra yeni bir kâğıt çıkarıp Yao Jia’nın dediği gibi birbiriyle karşılaştırılmayı bekleyen tarihleri not etti.
Öğle öncesinin ışığı kapıdan dolabın köşesine kaydı. Mavi bez bohçadan incecik bir kum tanesi düştü. Lu Yan onu eliyle süpürüp sonraki sayfanın kenarında küçücük bir daire gördü. Sanki ufak bir çocuk fırçayı mürekkebe batırıp kâğıda bastırmıştı. Yao Jia tofuyu getirirken onun baktığını gördü, elini uzatıp sayfayı usulca çevirdi. Hemen gülme, dedi, çocukken masadan uzakta durmaya razı olmayıp ille de annemin kolunun altına sokulunca bırakmışım. Bunu dedikten sonra da daireyi örtmek için acele etmedi.
· Bölüm sonu ·
Bu kitap, yapay zekâ desteğiyle özgün olarak yazılmış; Li Bai’nin 《长干行二首》 (Chang Gan Türküleri: İki Şiir) eseri ile bu sitedeki özgün kısa öykü 《青梅旧账》 (Yeşil Eriklerin Eski Hesabı) genişletilerek oluşturulmuştur. Kişiler, ticarethaneler, fiyatlar, coğrafya ve tarihler bütünüyle kurgusaldır; eski borçların açıklığa kavuşturulması, zanaat ve emeğin yeniden görünür olması, yetişkinlikte ilişkinin koşullarının yeniden belirlenmesi gibi özgün eserin temel unsurları korunmuştur; şairin biyografisi değildir.
Yorumlar
Yorumlar yükleniyor…
Ne söylemek istersin?Yorumlara katılmak için giriş yap →